Kalem Etek (Sözümüz Söz)

“Kalem etek” kavramını bir otobüs yolculuğum sırasında ön çapraz koltuktaki ablanın dergisini otobüste unutmasıyla Elle’den öğrenmiştim. Bir dolu reklam sayfasını geçtikten sonra o senenin modasının ekoseler ve kalem etek olduğunu, bunları giymeyenin ilerleyen sayfalarda tanıtımı yapılan restoranlara adım atamayacağını bi dolu zekamla hemen kavramış ve üst dudağımın sol tarafını yukarı doğru kaldırıp “Ulan siz de insan mısınız?” mimiğiyle dergiyi kapatmıştım. “Kedi uzanamadığı ciğere mundar dermiş” değildi benim meselem. Bu küçümseyiş, paçaları yıprık yıprık olduğu için kapriye dönüştürülmüş kotum ve penguenli tişörtümle kendimi, derginin öngördüğü üç beş parça kıyafetle kombin edilerek(!) oluşturulmuş “Feminen” ya da “Romantik” imajlı kıyafetlerin içinde düşünemediğimdendi.



Gün oldu devran döndü, sabah oldu hayroldu; bana bir haller oldu… Soyunma odasında kapı aralığından uzatılan elbiseleri denerken buldum kendimi. Bir çıkarıp askıya astığım gözümün nuru kotuma bakıyorum, bir elime tutuşturdukları kum rengi (Kendime özel bi renk de ben yapayım diyorum; ZeyneP rengi :P ) kalem eteğe… Aynaya baktığımda kendimden korktum. Yakışmıştı yaaa…!!! Elle’nin moda sayfalarından çıkıp da bana dudak büktüren kalem etek üzerimdeydi ve çok da uygundu! Asıl parça bulunduktan sonra ‘hanımkız’ imajını oluşturmak için tamamlayıcı parçaları bulmak o kadar da zor olmadı. Fırfırlı bluz, dantelli atlet, ey hayat azcık insaf et!!!

Bitti denen yerden başladık. Ayakkabı! Düz taban ayakkabılarımın içinde bile “Bizi spor ayakkabına soookkk” diye bağıran zavallı ayaklarımı sivri burunlu ve dahi sivri topuklu bir ayakkabıya sokuşturdum. Soruyorlar: “Nasıl?” Cevap hep aynı; “Ee acıyo!”. Sonunda biri bana ayaklarımın bu tür ayakkabılarda zaten acıyacağını söyleyene kadar ayakkabı denedim. “Bu acıtıyo, bu acıtıyo, bu buda, bu da buda…” Ha bir de “Yürü bakalım” dediler… Valla yürüdüm! Ayağa kalkıp bir adım atınca topuğun etkisiyle ayak parmacıklarım uca doğru sürüklendi ve sıkıştı. Serçe parmağım yüzük parmağımın kucağına oturdu. Arabanın istihab haddinden fazla doldurulduğu anlardaki gibi; içerde sürekli bir “Rahat mısın?” sorusu dönüyordu. “Biz rahatız, rahatız. Siz önde iyi misiniz asıl?” Bütün parmaklarım nezaketen rahattı. Ama gerçek olan bir şey vardı; sadece ben değil ayakkabılarım da sert ve sivriydi!

Evde birkaç deneme yaptım. Yürüdüm, parkede yürüdüm, fayansta yürüdüm, halıda yürüdüm, oturdum, kalktım… Alıştım. Bir gün için idare edebilecek hale geldim bir haftada.

Bir taraftan “o gün”ü iple çekerken bir taraftan da kafamla ittiriyordum. Zaman göreceli olmasın tüm günler 24 saat olsun, 1 saat 60 dakika olsun istiyordum (Penguenlerin üşüyor olması beni ilgilendirmiyordu :P ).

Bir akşam eve girdiğimde kapıda beni afakanlar karşıladı! Direkt evden çıkıp koşarak uzaklaşmak istedim ama afakanlara ayıp olurdu, geçtim oturdum. Çanta hazırlanmalı, duş alınmalı, son rötuşlar yapılmalı, ev toplanmalı. Ayrıntı, ayrıntı, ayrıntı…!!! Çekyata uzandım, film açtım bi tane, Kirpi, elimde dondurmam sanki hiçbir şey yok gibi dondurma yiyip film seyrettim. Mazhar, Güven ve ben sonlara doğru afakanların sıkılıp gitmesini fırsat bilerek tüm işlerimizi hallettik.

Ertesi gün mesailer kabilesinin dairesine geldim her Cumartesi olduğu gibi. Kalem eteğimle, sivrilerimi gösterdim meraklı gözlere. Tepkiler yeterince abartılıydı, memnun oldum.

Nilüfer’deki kurbağalardan biri olarak otobüste yerimi aldım. Tek istediğim anneme kavuşmaktı. Ben 2 anne (2 anne yarısı+ 1 anne), 1 Baabi ve yarım kardeşe(kuzen) kavuştum…Ekip mükemmeldi. Tek bir eksik yoktu. Olması açısından bulaşık makinesinin bozulmaya karar vermesi fena fikir değildi aslında! Olsundu; biz hallederdik. Herkes yorgunluktan bitap düşmüştü ama hiç kimse bunu kabullenmiyordu. Bana kalan yalnızca ayakta dikilip etrafı gözlemekti. Oturamıyordum çünkü kimse oturmuyordu, iş yapamıyordum çünkü kimse bana yapacak bir şey bırakmamıştı. Serçe parmak olarak dolandım bütün akşam.

Büyük günden aklımda kalanlar:

Yaşanarak öğrenilenler:

- Sevgilimle aynı şehirde olmamıza rağmen ilk kez bu kadar az görüştük. Çok az konuştuk (yüz yüze ya da telefonda)
- Sivri topuk tam olarak salondaki halının saçaklarına girsin diye yapılmış
- Kahvenin tuzlu ya da tuzsuz oluşunun bir önemi yokmuş gibi davranmak erkekliğin şanındanmış
- “Cümleten” tam olarak da bu gün için icat edilmiş!

Tekrarlana tekrarlana aklımda kalanlar:

- Kısır mükemmeldi
- Ev çok güzeldi
- Arkası dönük olan büyük teyzemdi
- Marullar önce konmamalıydı
- Kaç kişi kaldı? (Asla cevaplayamadım. Saymayı unuttum, saydığımı unuttum, aklımda tuttuğumu lavaboya bıraktım falan…)

Ortam yumuşasın diye açılan konulardan bir kaçını duydum;

- Kangal köpekleri
- Osmanlının kuruluşu
- Kız evlatların değeri


-- ZeyneP
Temmuz 26, 2010

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Umarım odalarımızda rahat etmişsinizdir. Yine bekleriz :D